Adana, 10 Kasım 2006

asbaskan@tsf.org.tr

Atatürk'ü Gördünüz mü?

Siz hiç, Atatürk’ü gördünüz mü? Ben gördüm. Selanik’te, doğduğu yılları, kargaların peşinde koştuğu söylenilen yılları pek bilmem ama sonraki yıllarını bilirim. Çanakkale’de tanıdım O’nu. ‘Çanakkale Kahramanı’ diyorsunuz ya, o kahramanlığı yaşadım Onun la. Okuduklarınız az gelir. Amasya Genelgesini okudum, kendi el yazısı ile yazdığı ham metni. Erzurum ve Sivas kongrelerinde de vardım. Orada yaptığı konuşmaları, kararları yazdırırkenki tavrını ve vakur, heybetli duruşunu, katiplerin ellerinin titreyişini dün gibi anımsıyorum. Bu dönemi de gördüm. Siz gördünüz mü?

Bir Cuma günü, Ankara’da, Meclisin açılışını da anımsıyorum. Anadolu’nun her yerinden çağrılan, milli mücadeleyi oluşturacak kurulu gördüm. Meclisin açılış konuşması kitaplığımda duruyor. Bunları not alıp tarihe saklayacağımı bilmeyen arkadaşlar, oluşturmaya çalıştığım arşivin ilk belgelerine, kağıt parçalarına, gülüyorlardı. Meclisin ilk toplantısı sonunda merdivenlerde tebessümle duruşunu gördünüz mü? Ben gördüm.

İnönü’ye yazdığı bir telgrafta, “ …siz bu zaferle, Türk’ün makûs talihini de yendiniz…” diyordu. El yazısı ile yazdıklarını okudum. Ürperdim. Siz de okudunuz mu? Sonra Afyon’da, Belkahve’de heybetli duruşunu gördüm. Hele, Bel kahve’de, “… İsmet, bu iş yarın bitmeli…” dediğinde yanında olmanızı isterdim. O ne kararlılık, o ne önsezi. İnönü bile yetişmekte güçlük çekiyordu sanki. Sonra İzmir’e girişi. Yunan bayrağını yerden nasıl toplattığını biliyor musunuz? Ben biliyorum.

Gençlerle olan diyalogunu biliyorum. Çocuklara olan düşkünlüğünü de. Üzerine titrerdi gençlerin, çocukların. Sabiha ve Afet’e olan yakınlığını, inancını. Siz gördünüz mü?

Ama ne yazık ki satranç oynarken görmedim. Görmedim ama satranç takımını biliyorum. Ankara’da, İstasyondaki evde duruyor. Kim bilir, ne çekişmeli maçlar yapmıştı, İnönü ve diğer arkadaşları ile. Şöyle hayal ediyorum: Gümüş kaplı tabakası masanın yanında, tabakadan büyük özenle çıkardığı ve keyifle tüttürdüğü sigarası, derin nefes alıp şöyle arkasına yaslandığında, Ankara’nın ayazında yanmış alnı pırıl pırıl parlıyor, düşünüyor. Bu düşüncelerin içerisinde ülkenin yarını ile de ilgilendiğini, yaptığı her hamlede ülke ve Cumhuriyet için yapacağı hamleleri de gerçekleştiriyordu. Hangi varyantları yapıyordu acaba? Hilafetin kaldırılışında. Hangi oyun sonu hamlesi ile ‘Cumhuriyet’ diyordu. Hangi açılıştan sonra oyun ortasında Lozan’dan gelen haberi alıyordu. Şah-mat. Böyle canlanıyor gözümde. Siz gördünüz mü kuzum o günleri? Ah, bir ben tanık olamadım o anlara.

Diyorlar ki Atatürk öldü. Ne zaman? O’nu her 10 Kasım’da anıyorlarmış. Yok canım ne zaman öldü? Hem ölse hiç, 10 Kasım’larda anmak yeter mi? Bu yıl bilmem kaçıncı yılı imiş ölümünün. Yalan diyeceğim ayıp olacak, yalan sözcüğünü bile sevmem. Hem ölse ben görürdüm. İnanmayın siz bunu diyenlere. O ölmedi. Onu anmak ne demek? Onu yaşamak gerek ki, sonra anmalı. Yaşamadığınız bir anı, durumu anabilir misiniz hiç?

Ben Atatürk’ü gördüm. Ya siz?

Atatürk diyor ki: “ Beni görmek demek yüzümü görmek demek değildir. Beni anlıyor, düşüncelerimi özümsüyorsanız bu yeterlidir.”

İlgili içerikler

Turnuvalar ve organizasyonlarTüm haberler